21 Mayıs 2011 Cumartesi

Saints Sergius and Bacchus - Küçük Ayasofya

KÜÇÜK AYASOFYA – İSTANBUL GEZİ REHBERİ - Murat Belge
Bukoleon’un bu kalıntısının hemen ilerisinde, sarayın özel limanının olduğu bölgeye geliyoruz. Küçük bir girinti olan (ve tamamen dolan) bu limanda, şimdi Arkeoloji Müzesi’nde bulunan iki aslan heykelinden ötürü Porta Leonis adıyla anılan kapıdan içeri, saraya geçiliyordu. İmparator, saltanat kayağına bu limanda binerek kentin çeşitli yerlerine denizden gidiyordu. Bir depremde çöktükten sonra kapı Türkler tarafından ‘’Çatladıkapı’’ diye adlandırıldı. Başka bir iddiaya görede, fetihten az sonrada burada yaşadığı bilinen ‘’Çatladı Kasım’’ adlı birinin adının bozulmuş şeklidir bu. Gene buralarda, ‘’faros’’ (fener) diye anılan bir sur burcu vardı: Bizans’ın kalelerden kalelere ateş ve dumanla verilen tehlike sinyallerinin son menziliydi bu kule; doğu tarafından yaklaşan düşman ordusu hakkında verilen tehlike sinyallerinin son menziliydi bu kule; doğu tarafından yaklaşan düşman ordusu hakkında verilen duman işareti enson buraya ulaşırdı. Aynı adı taşıyan , İsa’dan kaldığına inanılan kutsal eşyaların saklandığı kilise , 1204 Latin işgalinde yok oldu.
Şehre giren yolun karşısına geçip yürüyoruz; birazdan, surların içinde kiliseden çevrildiği fark edilen bir cami görüyoruz.Amacımız surları keşfetmek de olsa, buradan içeriye kısa bir sapma yapmakta yarar var. İlkin, Küçük Ayasofya’ya (planı Ayasofya’yı andırdığı için Türkler bu adı vermişti) ya da eski adıyla Sergios ve Bakhos Kilisesi’ne bakalım. Bu kilisede Iustinianos’un imar dönemi eserlerindendir ve 527’de , yani asıl Ayasofya’dan birkaç yıl önce yaptırılmıştır. Dethier bu kiliseyi Iustinianos’un karısı Theodora’nın yaptırdığını söylüyor. Ama bir başka yaygın efsaneye göre Iustinianos, İmparator Anastasios’a karşı bir suikast komplosuna girişmiş ya da giriştiği iddia edilmiş. O sırada bu iki aziz imparatora rüyasında onun suçsuz olduğunu söylemişler ve böylece Iustinianos idamdan kurtulmuş. Iustinianos bu kiliseyi yaparak azizlere şükranını dile getirmiş.
Iustinianos’un temsil ettiği parlama, Bizans tarihinde kısa bir rönesans gibi olmuş, herhalde dönemin mimarlarını da  etkilemiş ve onları yeni yeni planlar aramaya teşvik etmişti. Sergios ve Bakhos ilginç bir plana sahiptir. Kareye yakın bir dikdörtgen üzerine oturan bir sekizgene dayanan değişik bir kubbesi vardır. Sekizgen, aralarında ikişer sütun bulunan sekiz payeden oluşur. Bunların üstüne oturan dört kemer ve dört yarım kubbe, Rüstem Paşa ve daha sonra Edirne’deki Selimiye camileri hakkında ilginç bir fikir verir gibidir. Alt katta, sütunlarla dış duvarlar arasında bir çeşit ambulatuar biçimlenir. Üst katta da geniş, güzel bir galeri vardır. Sütunlar pembe ve yeşil, somaki mermerdendir.Yapıldığı zaman bütün duvarların çok güzel mermerler ve ayrıca mozaiklerle kaplı olduğunu biliyoruz. Sütunların üzerindeki üst galeri boyunca Yunanca yazılar görülüyor.
Kilisenin mimarı bilinmiyor. Bu da yazık , çünkü binanın planınnın son derece doğurgan olduğunu biliyoruz.
Iustinianos’un bir tür rönesansı temsil ettiğini söylemiştim. İtalya seferinin kısmi başarısından sonra, Ravenna kentinde de bir Bizans kilisesi inşa edilmişti: Bugün de orada olan San Vitale Kilisesi’dir bu. 547’de tamamlanan kilisenin planı Küçük Ayasofya’nın palanının eşidir.
Ama daha ilginç olanı, Büyük Karl’ın (Charlemagne) 790-805 arasında yaptırdığı Aachen Katedrali’nin de (San Vitale modeline göre yapıldığı için) aynı plana sahip olmasıdır. Karl bu kenti, kurduğu Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun başkenti oarak ihya ediyordu. Kilisede böyle bir başkente yaraşır, debdebeli bir katedral oldu.
Böylece, bir yanda Aachen katedrali, bir yanda Edirne’deki Selimiye Camii, iki tamamen farklı medeniyetin birbirine (görünüşte) hiç benzemeyen bu iki anıtı, aslında İstanbul’daki mütevazi Sergios ve Bakhos’tan türemedir.
Caminin bir köşesinde, eski çağda yangın söndürmekte kullanılan, ‘’tulumba’’ dediğimiz aletin bir örneği vardı, şimdi buradan alınıp İtfaiye Müzesi’ne götürülmüş. Yangın çıkınca tulumbacılar bu sandığı sırıklarla sırtlarına alır, yalınayak koşarak yangın yerine gelir ve aletin iki ucundaki kollara basarak hortumla su sıkarlardı. İşin tuhafı bu ilkel itfaiye aracını, Müslüman olarak Davud Gerçek adını alan bir Fransız keşfetmişti.
Küçük Ayasofya’nın önündeki medrese avlusu, 16. yüzyıl başında kiliseyi camiye çeviren Kapı Ağası Hüseyin Ağa’nındır (medrese boşaltıldı ve burada kahveler dükkanlar açıldı).
 Kaynakça: İstanbul Gezi Rehberi – Murat Belge (Sayfa no 46-48)
Resimler: archnet.org (alıntı)

MARDİN

Mardin, kuzey Mezopotamya’da yer alan bir ilimizdir. Adı “Merdin” olup “kaleler” anlamına gelir.   Gerçekten de şehir dağ üzerine kale gibi kurulmuştur. Timur, iki defa saldırmasına karşılık bu şehri alamamıştır.
Mardin Hurri ve Mitanni’lerin kontrolünde olan Hanigalbat bölgesi içinde kalmıştır. Hurriler,  Anadolu’ya ilk atı getiren topluluk olarak bilinir.
Daha sonraki yıllarda Asurlular genişleyerek bu toprakları ele geçirir. Asurlular daha çok Anadolu’da oluşturdukları Asur Ticaret kolonileri ile ünlüdür. Asurlular gerileme döneminde başkent Ninova’yı kaybettikten sonra iki yıl Harran’ı başkent olarak kullanmışlardır. Bu dönemde Mardin, Asurluların yönetiminde kalmıştır.
MÖ 500 yıllarında ise bu bölge ve Anadolu’nun büyük bir kısmı Persler’in kontrolünde yaşamıştır. MÖ 334 yılında Büyük İskender Makedonya’dan Anadolu’ya girerek Pers imparatoru III. Darius ile iki defa savaşmış ve Pers imparatorluğuna son vermiştir.

Bu bölge Hristiyanlık tarihi bakımından da önemlidir. Bu bölgede yaşayan Süryaniler, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra kilise ve manastırlar yaptırmışlardır. Bu kilise ve manastırların birçoğu günümüzde ayaktadır. Dünyadaki Süryaniler 600 yıl (1293-1932) Mardin’deki Deyrül Zaferan manastırından yönetilmiştir. Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul ettikten sonra bu bölgede kiliseler yaptırmış veya yapımına katkıda bulunmuştur.
MÖ 131 yılında Şanlıurfa’da Abgar (Ostrohone) devleti kurulmuştur. Mardin, bu devletin etkisinde kalmıştır. Tarihte Hristiyanlığı ilk kabul eden kral, bu devletin kralı Abgar olarak kabul edilir. Milattan sonra, zamanın iki büyük gücü olan Roma imparatorluğu ile Pers’ler arasında bu bölge paylaşılamamış, zaman zaman bu iki ülke arasında el değiştirmiştir. Roma İmparatorluğu, Pers saldırılarına karşı çeşitli yerlerde garnizonlar ve kaleler kurmuşlardır. Bugün kalıntıları görülen Dara, milattan sonra Romalılar tarafından kurulmuştur. Dara, Romalıların, Pers (Sasani)  saldırılarına karşı koymak amacıyla kurduğu birkaç garnizondan birisidir.
Roma imparatoru Anastasius Dara kentini imar etmek için içinde mühendislerin de bulunduğu bir ordu göndermiştir. Bu ordu, bir an önce geriye dönme arzusuyla çok hızlı bir şekilde çalışarak hesaplanan süreden daha kısa bir zaman içinde imar işini bitirmiştir.   
Bu arada Mardin sınırları içinde bulunan Deyr-Zaferan manastırını da bu ordu yapmıştır. Aslında manastırı daha önceden var olan bir tapınak üzerine kurmuşlardır. Bugün, manastırın mahzeninde bu güneş tapınağı ziyaret edilebilmektedir.
Dara harabeleri, Mardin- Nusaybin yolu üzerinde bulunmaktadır. Mardin’den 25 km doğuda, yolun sol tarafında Oğuz köyü‘ndedir. Mardin-Nusaybin yolundan 9 kilometre kuzeydedir. Nusaybin’e 25 km uzaklıktadır. 1986 yılında Sit alanı ilan edilmiş olup, 1988 yılından beri kazı yapılmaktadır.
Burası, ipek yolu üzerinde bulunduğu için, henüz somut bir kanıt bulunmasa da  çok eski dönemlerde de yerleşim yeri olması ihtimali olabilir.
Oğuz köyü-Dara’dan okul bitiminde evine giderken bir kız çocuğu
Antik kent, yaklaşık dört kilometre uzunluğunda bir sur ile çevrilmiştir. Bugün kalıntıları görülmekte olan sur, eski çağlarda şehirlerin korunması amacıyla sık sık başvurulan bir yöntemdir. Eski Sümer şehir devletlerinin etrafı hendekler ile çevrilerek korunmuştur. Daha sonraki çağlarda şehirler surlar ile korunmuştur. Bugün birçok antik kentin etrafını çeviren surların kalıntılarına rastlamak mümkündür. Prof. Dr. Metin Ahunbay, surların üzerindeki burçların yerini belirlemiş ve 1/1000 ölçekli plan üzerinde göstermiştir Bu burçlardan ancak çok azı ayakta denebilecek durumda olup çoğu fazlaca tahribat görmüş ve toprak altında bulunmaktadır.
Naneli Ayran; yüzümün burşması sadece serinliğinden, lezzeti yerindeydi. Kucağımda Arşil ile…
Dara antik kentinde bir de iç kale vardır. Şehrin kuzeyinde bulunur. İç kale yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuştur. Antik kentlerde iç kale, savunma amacıyla genel olarak yükseklere kurulmaktadır.
Oğuz köyü-Dara’dan teneffüs zamanında oynayan bir çocuk
Dara antik kenti mimari yapısıyla Roma şehirleri özelliği göstermektedir. Roma kentlerinde genel olarak kamu binaları, çarşı, tiyatro, hamam gibi yapılara sahiptir. Romalılar, su bulunmayan şehirlere başka yerlerden su getirmek için kanallar, tüneller, su kemerleri yapmışlardır. Dara kentine de su sağlamak amacıyla sarnıç yapmışlardır. Sarnıç, uzunlamasına bölümler halinde kurulmuştur. Bu bölümlerin kalıntıları görülebilmektedir.
Sarnıç bölümlerinin tavanı kemer şeklinde örülmüştür. Dağdan gelen sular burada biriktirilip yazın kullanılmaktadır. Anadolu, Avrupa’ya göre genel olarak özellikle yaz mevsiminde kuraklık çekmektedir. Anadolu’nun birçok yerinde değişik yapı ve boyutlarda sarnıçlar görülmektedir. Burada görülen sarnıç, kompartımanlara ayrılmış şekilde, beşik tonoz olarak tanımlanan tavan ile kapatılmıştır.
Uzunluğu yaklaşık 100 metre kadar sarnıç bölmelerinin eni yaklaşık 2 metredir.  Sarnıç duvarları moloz taştan, kemerleri de taş ve tuğladan yapılmıştır.
Bu gün yerleşim yeri olan köy içinde bir yeraltı yapısı daha vardır. Bu yapıya köylüler zindan olarak tanıtmaktadır. Ancak oldukça derin olan bu mahzenin su toplamak amacıyla kullanılmış olması daha gerçekçi görünmektedir. Yapı, İstanbul’daki “Yerebatan Sarayı”nı andırmaktadır.
—————————————————————————————————
27 nisan 2011’de Mardin Havaalanına iniş yaptık; Ertuğrul Karslıoğlu hocamızın danışmanlığında, Veysel Cihan Hızar‘ın yönetmenliğini yaptığı ”Dara’nın Küçük Bilgeleri” isimli belgesel filmin Mardin gösterimi için.
Mardin Valilik binası (genel olarak Mardin ili ve çevresi) bedensel engelli vatandaşların kullanımına hiç uygun yapılmamış; arkadaşlarımın ve Mardinlilerin yardımıyla bunları halletmeye çalıştık ama bu şehrin tez zamanda bu konuya ciddi bir yatırım yapması gerekmekte.
ve Mardin’li çocuklar; beni hep ağlattılar, onlar konuştu, onlar anlattı ben aksi taraflara bakıp ağladım, kimi zaman ellerimize tutuşturdukları-kafamıza taç yapıp verdikleri çiçeklerle, kimi zaman ise anlattıkları hikayeler ve gülen gözleriyle; henüz ilkokula başlamamış türkçe bilmiyordu, ilkokul çağındakiler ise yanımıza gelip şarkılar söylüyorlar, bizlere tarihi anlatıyorlardı; yaşadıkları bölgeyi çok iyi biliyorlardı ve bir tarihçi edasıyla anlatıyorlardı…
Mekiye kızkardeşi ile birlikte Dara’nın küçük bilgeleri filminin oluşumundaki Dara’lı çocuklardan biri…
Sümeyye ise bir başka güzel çocuk; üstelik İngilizce şarkı bile öğretmiş ilkokul öğretmeni, öğrendiği kadarıyla bize söyledi ve öğretmenini de çok sevdiğinden bahsetti.
Eski Mardin Valilik binası
Sabancı Kültür Markezi’ne ”Dara’nın Küçük Bilgeleri” filminin gösterimi için Dara köyü muhtarı tarafından getirilen çocuklar
Mardin merkezde Antik Sur Restaurant’ta siperiş verdiğim ”Mardin tabağı”…(tesettürlü pide, etli ekmek, içli köfte, bademli pilav, kavurma)
Erdoba konağı-evleri
Midyat Konukevi - Sıla dizisi çekim - Midyat/MARDİN
Midyat/MARDİN

Erdoba’da menengiç kahvesi (yabani fıstık) içerken; kahveyi genelde sütlü ve şeker katarak ikram ediyorlar ancak su ile de yapılabilir, ben sütlüsünü içemedim, sade ve şekersiz olarak bir daha denedim ve beğendim; gelirken de bir kavanoz almayı ihmal etmedim (küçük kavanoz fiyatı 6tl).
Badem şekeri, bıttım sabunu ve arap kızı kremi de almayı unutmadıklarımdan.
Şehidiye Camii; Birinci caddenin güneyinde PTT binasının önündedir. Bu camii 1214 yılında Melik Mansur Nasreddin Aslan tarafından medrese olarak inşa ettirilmiştir. Medrese güney kısmanda bir Camii, kuzeyde bir eyvan ve çeşme, doğuda eğitim için odalar (kuran, astroloji, fen…) ve kuzeyde revak ve odalardan oluşan bu yapının hepsi bir avlu etrafında çevrelenmiştir. 2004’te restore edilmeye başlamış 2006’da bitmiştir. Minare 1916 Ermeni ve Hıristiyan mimar Lole tarafında inşa edilmiştir. Minarenin çeşitli sitili değişik tarzların harmanlanarak kullanıldığı göstermektedir. Minareye helixsel bir görünüm veren çift merdivenli ile çıkılmaktadır.
Kasım Tuğmaner Camii; Cumhuriyet meydanının biraz ilerisinde ana caddede bulunan Kasım Tuğmaner Camii 1960 yılında tamamlanmıştır. Köşelerinde 2 yıldız yerleştirilmiş ve taş kapısı salkım ve sarmaşık desenleriyle süslenmiştir. Minare helezan motiflerle süslenmiş ve Artuklu kubbeleri gibi bölünmüştür.Mardin’in ünlü yönetici Masonu “Abdulcelil Kava” tarafından dizayn edilmiştir. Bu camii eski bir kilisenin temeli üzerine kurulmuştur.
————————————————————————————————
Mardin İstanbul’a dönerken dönmek istemediğim şehirlerden biri oldu; onca mimari zorluğuna, yer-gök merdiven zahmetine rağmen.
Halkı tarafından çok güzel ağırlandık; arkadaşlarıma ve orada kalanlara herşey için teşekkür ediyorum, yeniden gidebilmek dileğiyle…
Teşekkürler;
Mardin Valiliği www.mardin.gov.tr
Mardin Öğretmen Evi
Akadlar Pansiyon www.akadlar.com
Asuri Şarapları www.asuri.tk
Erdoba Evleri www.erdoba.com.tr
Gap kuyumculuk www.gapkuyumculuk.com
Söğütlü kuyumculuk www.sogutlukuyumculuk.com


23 Nisan 2011 Cumartesi

Happy Easter

frohe ostern - buona pasqua - happy easter - kutlu paskalya…

12 Nisan 2011 Salı

Favizm - Bakla Zehirlenmesi

6 nisan akşamı başıma gelen olay; gece bir tabak bol dereotu ile yapılmış, yanında yoğurt ile o çok sevdiğim diyemeyeceğim ancak çocukluktan beri yediğim bakla, o zararsız ziyansız sebze görünümlü şey, bir cinayet aletine dönüşüyordu.

Baklayı yedikten bir saat sonr avuç içlerimde şiddetli kaşıntılar ve bayılma hissi, ardından tüm vücuduma yayılan kaşıntı, kızarıklıklar ve acı hissi; gözle görülür biçimde cildimde oluşan kabarıklar, kadınların doğum sonrası karnında oluşan çatlaklara benzer dokular kollarımda ve bacaklarımda oluşmaya başladı, tabi tüm bunları gözlemlemek kolay olmuyor acaba halüsinasyon mu yaşıyorum endişesi tam bir korku filminin içinde gibiydim; 112’yi aradığımda dakikalarca telefonu açmadılar. Tüm bunlar yaklaşık 6 saat sürdü…


Meğersem literatürde kulağa çok da sexy gelen bir ismi varmış ‘FAVIZM‘  bir alıntı yaparak açıklayacağım…
”Bakla yenmesi sonucunda ortaya çıkan bir hastalık. Vücudun kalıtsal olarak baklaya karşı dayanıksızlığının sonucudur. Belirtisi alyuvarların parçalanması nedeniyle oluşan kansızlıktır. Çiğ veya iyi pişmemiş baklalar hastalığa yol açar; iyice piştiğinde bitkinin içindeki zehir etkisiz hale gelir. Bakla çiçek tozlarını koklamak da hastalığa yol açabilir. Çocuk emziren kadınlarda zehir anne sütüne karışarak çocuğa geçebilir.
Favizm hastalığı çok eskiden beri bilinmektedir. M.Ö 5. yüzyılda yaşayan Pitagoras da favizm hastalığına tutulduğundan öğrencilerine bakla yemeyi yasaklamıştı. Bu hastalık Eski Mısır’da da biliniyordu ve bakla soylu sınıfların yememesi gereken bir besin maddesi kabul ediliyordu. Bugün favizm hastalığı dünyanın birçok bölgesinde ortadan kalkmış olmakla birlikte, Akdeniz bölgesinde özellikle İran, güney İtalya ve Sardunya’da oldukça yaygındır. İran’da zaman zaman bakla toplama mevsimine rastlayan salgınlar görülür.
Hastalığın ilk belirtileri genellikle bakla yendikten birkaç saat sonra ortaya çıkar. Hasta baş ağrısı, halsizlik ve kırgınlıktan şikayet eder ve çoğunlukla yüksek ateş görülür. Kansızlık ilk günlerde belirgin değildir. Yalnız sidikte kırmızı renk maddesi hemoglobin görülür. Hafif bir sarılık oluşur. Parçalanma bütün kan hücrelerinde değil, eskiyenlerde görülür. Hastalık bir ay içinde geçer. Bununla birlikte çok ağır hastalananlara, hatta özellikle çocuklar arasında, ölenlere de rastlanır. Hastalığa karşı kalıtsal yatkınlık hayat boyunca var olduğu halde hastalık en çok çocukluk devresindş kendini gösterir. Erkekler favizme karşı kadınlardan daha zayıftır.
Favizmi yaratan neden kırmızı kan hücrelerimle glikoz 6 fosfat dehidrojenaz diye bilinen bir enzimin eksikliğidir. Bu madde karbonhidrat metabolizmasında etkindir. Favizm hakkında çok şey bilinmekle birlikte baklada hastalığa yol açan zehirin ne olduğu henüz saptanamamıştır. Bu amaçla hayvanlar üzerinde yapılan deneyler başarısız olmuştur. Dolaylı yoldan elde edilen kanıtlar, bu zehirin visin diye bilinen bir nükleosit yani şekerle organik bir bazdan oluşan bir madde olduğunu göstermiştir”.
Şimdi anlamadığım benim gibi bir soylu nasıl olur da evinde Bakla pişirtir :)
Peki, belirtiler neler… Kırmızı kan hücrelerinin korunmasını sağlayan bu enzim
eksikliğinin bakla, ilaç veya enfeksiyonla tetiklenmesiyle hastanın kan değerleri aniden düsüyor. Sıcaklık, karın ağrısı, idrarın koyulasması (kan iseme) ve sararma en belirgin isaretler. Tedavi ise kan takviyesi, kan yapıcı haplar ve yiyeceklerle kan değerlerini yükseltmek. Çünkü bu hastalığın ortaya çıkmasıyla bir erkekte 14, kadında ise ortalama 13 olan normal kan değerleri çok hızlı bir sekilde yarı yarıya düsebiliyor.
G6PD enziminin eksikliği veya yetersizliği, insana genetik yollarla anne-babadan
geçiyor. Anne-babada baskın bir gen olabilir, yani yasam boyunca ortaya çıkmayabilir ama çocukta baskın olabilir ve hastalık ortaya çıkabilir. Hatta uzmanlar, aile bireylerinden birinde görülmesi halinde tüm fertlerde bu enzimle ilgili tarama yapmada fayda olduğuna vurgu yapıyorlar.Bu hastalıkla ilgili bir diğer ilginç veri ise, erkeklerde daha yaygın olarak görülmesi… Bunun nedeni de enzimin (X) kromozomuyla tasınması. (XY) kromozomları tasıyan erkek bu enzim eksikliğine karsı savunmasız kalıyor. Oysa (XX) kromozomlarını tasıyan kadının bu enzimi tasıma sansı artıyor.
Enzim eksikliğini tedavi etmenin henüz tıp literatüründe imkan dahilinde değildir.
“Tedavi edemezsiniz, ama bu eksikliği biliyorsanız gerekli önlemleri alır ve sorun
yasamazsınız. Bakla zehirlenmesi gibi bir sorun yasamadan bilmekte büyük yarar var. Bilince yemezsiniz, ilgili ilaçları içmezsiniz ve sorun yasamazsınız. Yani enzim eksikliği olan insanların tetikleyicilerden mümkün olduğunca uzak durması gerekir. (Diyetisyen Songül Gönen Saka)

8 Nisan 2011 Cuma

Uluslararası Engelsiz Film Festivali

Uluslararası Engelsiz Film Festivali; engellilik, iş göremezlik konularında kısa ve uzun metrajlı filmlerle farkındalık yaratmak ve toplumda bu bilincin güçlenerek yayılmasını sağlamak amacıyla ülkemizde ilk defa 21-27 Mayıs 2011 tarihlerinde Mind the AD firması tarafından gerçekleştirilecektir. Festivalin amacı söz konusu engelli insanların temel haklarını anlatmaktır. Toplumda oluşmuş tabuları, önyargıları, kalıplaşmış düşünceleri gösterimi yapılacak kısa ve uzun metrajlı filmlerle yıkmayı amaçlamaktadır.
Bir hafta boyunca diğer ülkelerin de katılımıyla sürecek olan festival; ulusal kısa film yarışmaları, yarışma dışı gösterimler, uluslararası gösterimler, açık oturumlar, söyleşiler, sergiler ve çeşitli kültür-sanat etkinliklerinden oluşacaktır. (alıntı)

Benim de ön eleme jürisinde olacağım festivalde; festivali düzenleyen isimlerin sanırım en fazla zorlanacağı konu Mimari yetersizlikler olan güzel şehrimde, engellilerin kolayca gelebileceği festival mekanları bulabilmek.

http://engelsizfilm.com/en/

6 Nisan 2011 Çarşamba

Saadet Sevinç Aktansel Çetinok'a Destek Oyunu

ALS Hastası, Emekli Devlet Tiyatrosu sanatçısı ve oyuncu Sevinç Aktansel Çetinok'un bakım ve tedavi masrafları için gerçekleşecek bir bağış oyunu. ALS kaslarda ciddi fonksiyon kaybına neden olan bir Motor Nöron hastalığıdır. Nedim Saban'ın desteğiyle 24 Nisan'da Tiyatro Kare "Büyük İkramiye" oyunu sahnelenecektir. Bize destek olmanız beni ve ailemi çok memnun edecektir.

Saadet Sevinç Aktansel Çetinok, 1937 yılında İstanbul'da doğdu. 1962 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. 15 yıl Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, 13 yıl Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatro'sunda, 12 yıl İstanbul Devlet Tiyatro'sunda oyuncu ve yönetmen olarak çalıştı. 70 e yakın oyunda oyunculuk, 20'den fazla oyun yönetti. Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatro'sunda gençlere yönelik kurslarda birçok oyuncu ile çalıştı. (Ahmet Uğurlu, Erkan Can, Ali Sürmeli, Zafer Algöz). Mimar Sinan Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi'nde diksiyon, konuşma, tiyatro ve ikna dersleri verdi. Her zaman bir sanatçı ve öğretim üyesi olarak yaşam ve meslek deneyimiyle sanat dünyasına yeni ufuklar kazandırmak istedi. 1996 yılından itibaren İlişkiler, Şehnaz Tango, Asmalı Konak, Tatlı Hayat, Büyük Yalan, Evdeki Hesap, Şarkılar Seni Söyler, Kadın Severse gibi birçok dizide ve en son olarak da Bez Bebek dizisinde Makbuş rolüyle televizyon izleyici ile buluştu. Ve geçen sene yine Devlet Tiyatro'sunda King Kong'un Kızları oyununda yer aldı. Yaklaşık üç yıldır ALS hastalığıyla savaşmakta olan durumu ciddiyetini koruyan Sevinç Aktansel'in oğlu olarak ben Cem Çetinok sizi bu güzel amaç için bu oyuna davet ediyorum. Sevgilerimle ''Cem Çetinok''

3 Nisan 2011 Pazar

Paris - Musee D'orsay

2006 yılında Paris’e gitmiştim; keşke o zamanlar blog kullanmaya başlasaymışım, o muhteşem Paris seyahatimi çok daha güzel anlatabilirdim…
Paris’te yapmaktan en keyif aldığım şey Müzeleri gezmekti, bunun için iki gün yetmedi ve pek tabiki Paris’i bana gezdiren, anlatan değerli arkadaşım,o olmasa Paris’in güzel yerlerini, zamanlarını bilemezdim.
İngiltere’de olduğum bir dönemde Paris’e (büyük bir gerzeklik örneği ile) 10 saatlik otobüs yolculuğuyla vardım, neyse ki arkadaşım İngiltere’ye geri dönüşümde beni EuroStar ile 2,5 saatlik bir tren yolculuğu ile uğurladı.
Uzun uzun başka bir zaman bu seyahati tekrar yazabilirim, ancak bugün yüksek lisans ile ilgili bir dersin araştırmasını yaparken Gustave Courbet ile ilgili bir yazı okurken; Paris’te Musee D’orsay’da gördüğüm ”L’Origine du Monde” isimli Courbet tablosu ile ilgili bir kaç (alıntı) bilgi vereceğim…

Alıntı: Sanatın Öyküsü - E.Gombrich, sf 511
Gustave Courbet (1819-1877) Paris’te, 1855 yılında, bir barakada açtığı kişisel sergisine Le Realisme (Gerçekçilik) adını verdi. Courbet’nin ”realizm”i, sanatta bir devrimin başlangıcı olacaktı. Doğadan başka kimsenin öğrencisi olmak istemiyordu Courbet.
1854’te yazdığı bir mektupta şunları söylüyor ”İlkelerimden kıl payı olsun sapmadan, vicdanıma bir an olsun yalan söylemeden, birsinin hoşuna gitmek veya kolay satabilmek için bir karış tuval olsun boyamadan, yalnızca kendi sanatımla yaşamımım kazanacağımı umut ediyorum


Orsay Müzesi, eski tren garı Gare d’Orsay‘ın içindedir. 1848-1914 yılları arasına ait sanat eserlerine ev sahipliği yapan müzedeki eserlerin çoğu 1986 yılında açılmasından önce Galerie nationale du Jeu de Paume‘de tutulmuş olan eserlerdir.
Aslında tren garı olan müze binası o dönemde Lucien Magne, Emile Benard ve Victor Laloux isimli mimarlar tarafından 1900 yılında tamamlanmış. 1939’a   kadar Fransa’nın  güneybatısına giden tren yolları buradan geçmiştir. Bu tarihten sonra ise istasyonların uzun trenler için uygun olmaması nedeniyle ana ulaşıma kapatılmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında haberleşme merkezi olarak kullanılan Gare d’Orsay’ın oteli ise 1 Ocak 1973’te kapatılmıştır.
1977’de Fransız Hükümeti garın müzeye çevrilmesi kararını almıştır. Yapılan yenileme çalışmalarının ardından Orsay Müzesi 1 Aralık 1986’da  Başkan François Mitterrand tarafından açılmıştır. Renaud Bardon, Pierre Colboc ve Jean-Paul Philippon müzenin yapımı için çalışan mimarlardır. Müzenin yöneticiliğini ilk olarak Françoise Cachin onun ardından Henri Loyrette ve son olarak  2001 yılından itibaren Serge Lemoine dır.
Paris’in Lille caddesinde bulunan Orsay Müzesi her yıl iki milyondan fazla insan tarafından ziyaret edilmektedir. (alıntı)

Alıntı: Raikal Gazetesi - L’origine du monde  isimli tablo.


Gustave Courbet’nin yapıldığı dönemden bu yana skandallara neden olan ünlü yapıtı ‘Dünyanın Kökeni’, yıllar sonra ilk kez sergileniyor. En son 1988’de sergilenen resim, 1853’te yapılmış, ama 120 yıl boyunca kamuoyundan gizlenmiş, asla sergilenmemişti. Tablonun bir başka ilginç özelliği ise, o dönem Osmanlı’nın Paris büyükelçisi olan, Courbet’yle iyi bir dostluk kuran ve döneminin önemli sanat koleksiyoncuları arasında sayılan Halil Şerif Paşa’nın siparişi üzerine yapılmış olması.

Dünyanın Kökeni, Paris’te açılan bir Courbet sergisinde yer alıyor. Daha sonra New York’a gidecek olan sergi, sanatçının kendi döneminde kuralları yıkan ve sonraki kuşaklar üzerinde de etkili olan tarzını ele alıyor. Serginin açıldığı ‘Grand Palais’nın küratörlerinden Laurence des Cars sanatçının tarzını “Courbet muhtemelen son klasik ressam ve ilk modernistti diye özetliyor.

Sergide, 1877’de ölen sanatçının 120 yapıtı ve dönemine ait çeşitli fotoğraflarla belgeler yer alıyor. Manzaralar, portreler, nü’lerin ressamı Courbet, döneminde egemen olan yerleşik değerlere karşı çıkan, mesela kadınları ideal bir çekicilik içinde ama vücut kılları ve kırışıklıklarıyla resimleyen bir sanatçı olarak ilgi çekmişti. Tabii bu o zaman da, 20. yüzyılda da tepki çekmiş, ünlü resmi ‘Dünyanın Kökeni’ ancak 1988’de sergilenebilmişti. Yıllarca Halil Şerif Paşa’nın evinde bir perdenin arkasında duran resim, daha sonra ona sahip olan ünlü psikiyatrist Jacques Lacan’ın evinde de bir panonun arkasında tutulmuştu.
Radikal, 19.10.2007


photos by Ömür Kınay

27 Şubat 2011 Pazar

İSTANBUL'DAN GÖSTERİLER (Cirque Du Soleil - Saltimbanco)

Kasım 2010 zamanında Cirque Du Soleil'in Londra gösterileri ile ilgili yazımı blogumda yayınlamıştım. Şimdi ise yazma sırası İstanbul gösterilerinde.

Ekim 2009'da İngilteredeyken 2010'un Ocak ayında grubun 25.yıl kutlamaları çerçevesinde Royal Albert Hall'de sahne alacaklarını öğrenip, bilet almak için sabırsızlanmıştım ve keşke Türkiye'ye de gelseler diye yeniden içimden geçirirken Şubat 2011 (neredeyse 1 yıl geçmeden) de İstanbuldalar.

Pozitif yapım, Akbank ve Biletix sayesinde Türkiye'ye Saltimbanco gösterisi ile ilkkez geliyorlar, ev sahibi mekan ise Zeytinburnunda bulunan Abdi İpekçi Arena (eski adıyla Abdi İpekçi spor salonu)

                                                     Fotoğraf cep telefonu ile çekilmiştir.

Saltimbanco gösterisi ile ilgili Biletix sayfasından alıntı bir bilgiyi aktarıyorum; ''Saltimbanco Franco Dragone tarafından sahneye konan Cirque Du Soleil gosterilerinden bir tanesi; Cirque du Soleil’in yaratıcısı Guy Laliberte, Saltimbanco gösterisi için hayatın kutlanışı sözlerini kullanıyor. Farklı sanat türlerini harmanlayarak şimdiye kadar görülmemiş orijinallikte bir gösteri sunan Saltimbanco topluluğunun sanat anlayışı 8 farklı değerden oluşuyor: akrobasi, tiyatro, hayal gücü, dans, cesaret, hüner, zarafet ve çok kültürlülük. Renkli karakterler ve hipnotize edici sahne tasarımıyla epik bir gösteriye imza atacak efsane topluluk, 51 kişilik kadrosu ve hikâyede öne çıkan teatral karakterleri, barok görselliğiyle şimdiye kadar Türkiye’de görülmemiş büyüklükte bir şova hazırlanıyor. Kimi zaman komik kimi zaman dramatik tonlara sahip bu gösteride, trapez, akrobasi, denge ve jonglörlük üzerine farklı bölümler yer alıyor. Konusu dahilinde İstanbul gibi büyük metropollerin dinamiklerinden ilham alan Saltimbanco, şehrin ruhunu yansıtan çok renkli ve uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir gösteri için İstanbul’a geliyor''.

Türk izleyicisi ve Cirque Du Soleil

Gelelim izlenimlerime grubun gösterileri ile ilgili ahkam kesebilecek biri değilim ancak ''Varekai'' ile kıyaslamam gerekirse umduğumdan az bir memnuniyetle şovdan ayrıldığımı söyleyebilirim; kişiden kişiye yorumlar elbette farklılık gösterecektir ancak  gerek Türk izleyicisi, gerekse mekan keyif almamı en baştan önledi, gösterinin başlamasından on dakika önce salondaki yerimi almıştım...malum Türklüğümüzü belli etmenin ilk kuralı tüm organizasyonlara geç gitmemizdir ya, gösteri başlayalı onbeş dakika oldu hala önümden gelen geçen insanlar, birbirinin yerine oturmuş izleyiciler, karmaşa hepsi bir birini kovalarken o gösterinin ilk anlarından hiç bir şey aklımda kalmadı, he bir de olmazsa olmazımız patlamış mısırlar, sıcak içeceklerimiz olmadan havaya giremeyiz vs. bir kere Cirque Du Soleil alışılmış sirk gösterisi değildir, bir tema üzerinden gidilir; belli bir kompozisyondadır herşey tüm bunları ve bence gösterileri baltalayan üç atıştırmalık kendini orada gösterdi, patlamış mısırlar, çerezler, kahveler...peki ne işi vardı? Bu organizasyonda buna nasıl izin verildi? Royal Albert Hall'de kesinlikle yiyecek ve içecek ile salona girilmesi yasaktı, gösterinin arasında 30 dakikalık mola verilmişti ve restaurant, kokteyl bölümü, kafeterya birbirinden bağımsız katlar ve alanlarda ayrılmışlardı.

Bir de gösteriyi maalesef yerimde izleyemeyen zavallı ben; zavallılığım Golden Circle'da izlemek zorunda olduğum için, ne demek bu? 165 tl.lik biletlerin olduğu yani  Elit (bana göre havalı) tabakanın (ne kabayım, Elit kesimin) bulunduğu yerdeyim, param olduğundan değil, tekerlekli sandalyeli olduğumdan bana en uygun yerin orası olduğu için (Biletix okusa ''yine de yaranamadık'' derler ama yok yok ben yine de çok teşekkür ediyorum gösterdikleri yardıma)...Bu Elitlerin çoğunluğu ''ay alkışlasak mı ki, aman ne var canım adamlar üç beş zıplıyor  işte'' duygusuyla mı hareketle nedir, ne bir coşku, ne bir alkış.

Palyaço olarak seyircilerden istediği birini sahneye davet edip, gösterideki güldürmeceyi sağlayan ise Amo Gulinello.

Gösteride orjinalinde olan bazı performansların sergilenmediğini gördüm, mesela artistik bisiklet gösterisini gerçekleştiren Ivan Do Duc'un olmadığı dikkatimi çekti; oysaki İstanbul'un pek çok yerindeki tanıtım afişlerinde fotoğrafı vardı.

                                                                          Fotoğraf internetten alınmıştır. (Ivan Do duc)

Ayrıca gruba ait hediyelik eşya ve DVD satışlarının yapıldığı stantta; tek satın alınabilecek obje buzdolabı mıknatısıydı, Maskeler ise gösterişsiz ve çok adi bir malzemeden alelade özensizce yaptırılmış şeylerdi, İngiltere'deki stantla hiç alakası yoktu.

Fotoğraf çekme meraklısı bizler

Fotoğraf makinesi ile gelinmemesi bilet aldığımız anda yazılı ve sözlü olarak bildirilmişti ama salonda flashlı çekimlerden Dış Mekan hissiyatındaydık; görevlilerin bu izleyicilerin yanına gelerek uyarı yapması da beş para etmedi, 20 dakikalık mola da Abdi İpekçi Arena'da arka arkaya uyarılar yapılmaya başlandı ''Performans gösteren sanatçılarımızın güvenliği açısından fotoğraf çekilmemesi rica olunur''
nerdeeeeee!..

                                                                       Fotoğraf cep telefonu ile performans öncesi tarafımdan çekilmiştir.

Varekai ve Saltimbanco

Cirque Du Soleil'in Yunan mitolojisinden, Ikarus'un hikayesinden esinlenerek gerceklestirdiği gösterinin adıdır Varekai; mitolojik olması sebebiyle taşıdığı öğeler sahnede uçusan kanatlar vb. olunca daha lirik bir anlatım ve buna uygun olarak kullanılan müziğin sakinliği bende Varekai'nin  Kusursuz olduğunu düşündürüyor.

Saltimbanco ise Metropol'de yaşayan bizlerin hayatları üzerinden çıkış temalı performansı ve müziklerinin Rock olması sebebiyle Varekai'nin bir adım gerisinde olacaktır benim için ama bu demek değildir ki bu gösteri kötüdür; bunu yukarıda bahsettiğim olumsuzluklar, mekanın şartlarının uygunsuzluğu ve Türk izleyicisiyle düşününce durum böyle şekillendi.

Tavsiyem...

Cirque Du Soleil'in hangi gösterisi gelirse gelsin mutlaka gidin, görün...Siz isimleri duyulmuş yazarlar ise yerden yere vurduğunuz gösteri gruplarının performanslarını eleştirirken önce kendinizden başlayın.